6 Ağustos 2010 Cuma

Demokrasi Tembelliği Bizi Bu Hallere Getirdi

Referans Gazetesi'nin 6 Ağustos 2010 tarihli sayısından, Selim Türsen'in köşesinden bir alıntı.
ESİAD başkanı Sıtkı Şükürer'in bizim burjuvazimizden duymaya pek alışık olmadığımız tarzdaki tespitleri nedeniye dikkatimi çekti.

Demokrasi tembelliği bizi bu hallere getirdi

  Hafta sonu Çeşme'de, Ege Sanayici ve İşadamları Derneği'nin (ESİAD) Yüksek İstişare Konseyi toplantısı vardı. Kürt-Türk çatışması endişesinden YAŞ toplantısına, referandum belirsizliğinden ekonominin nereye gittiğine kadar pek çok olay nedeniyle önlerini görmekte gerçekten çok zorlanan işadamları bir parça olsun ışık almaya çalıştı. Toplantının konuk konuşmacılarından eski Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti, ekonomik krizin 10 ay önce sona erdiğini söyledi. ABD'de konut fiyatlarında istikrarın oluşmasını ve ABD/Batı dünyasındaki finansal sistemin tekrar büyümeye geçmesini buna en önemli kanıt olarak gösterdi. Ancak dip geçilse bile 2007 rakamlarına ulaşmanın daha uzun zaman alacağını belirtti. Taha Akyol ise Doğu ve Güneydoğu'da her üç kişiden birinin İstanbul, Ankara, İzmir gibi batı illerine göç edip yıllardır bir arada yaşanan Türkiye'de bundan sonra ayrı yaşanmasının mümkün olmadığını söyledi. Akyol, bu kitleleri ayırma çabalarının eti kemikten ayırmaktan farklı olmayacağını ve iç savaşa yol açabileceği görüşünü savundu.
  Ve gelelim bugünkü Türkiye'nin hayli kapsamlı bir siyasi ve ekonomik analizini yapan ESİAD Başkanı Sıtkı Şükürer'in konuşmasına.. Cumhuriyetin oluşturduğu temel paradigmaların sorgulandığı bir dönemde sivil toplum olarak olaylara sadece tanık olabildiklerinden, katılımcı olamadıklarından yakınan Şükürer özetle şunları söyledi:

Laiklik altın tepside sunuldu

  "Bu ülke insanı, İttihat ve Terakki ile başlayan süreçte, özellikle de ‘cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren, jakoben bir anlayışla adına ‘cumhuriyet değerleri' dediğimiz formda biçimlenmeye çalışıldı. Bugün ülkenin batısı, özellikle kıyı kentlerinde, ağırlıkla göçmen nüfusla harmanlanmış 10 milyonlar, artık ‘laik kitle'dir. Bu kitlenin temel problemi demokrasi konusunda bir bedel ödeme kültürünün olmayışıdır. Kendisine sunulan ‘laiklik' çerçevesinin çağdaş olmaya yeteceği kanaatiyle yaşayan demokrasi tembelidir. Kendisine altın tepside sunulan laiklik konforunu yeter şart görüp, ötesini vesayetçi bir tutumla askeri ve sivil bürokrasiye terk etmiştir. Askeri ve bürokratik vesayet de bu bekçiliğinin hesabını topluma kesmiş, Özal dönemine kadar dışa kapalı, hamaset yüklü, fakir bir Üçüncü Dünyalı olarak yaşamaya razı olunmuştur.
  "Toplumun diğer kesimlerinde biriken zenginleşme ve demokrasi talebi filiz uçlarını 1980'li yıllardan itibaren daha muhafazakâr kesimlerden vermeye başlamıştır. İthal ikameci politikalarla zenginleşmiş cumhuriyet burjuvazisi bu değişim talebine hep ihtiyatlı bakmış, kendi çerçevesini tehdit edebilecek gelişmelerin sürekli askeri ihtilallerle kesintiye uğramasını timsahın gözyaşları duyarlılığı ile izlemiştir. Hal böyle olunca, bugünkü referandumun 12 Eylül maddesini muhafazakâr kitlenin gündeme getirmesini ve bu olguyu laik kitlenin kendine ifade etmekte zorlandığı bir tedirginlikle karşılamasını garipsememek gerekir."
"Türkiye siyasetinde yeni bir şeyler söylemek lazım. Galiba biz faturaları hep yanlış yerlere çıkartıyoruz. Asker, en netice adı konulmamış taleplerin dışa yansıyan yüzüdür. Bir statüko muhafızıdır" diyen ESİAD Başkanı sözlerini şöyle sürdürdü:
"Cumhuriyet istediği kadar kendi kültürü ile etkilemeye çalıştığı bir laik kitle oluşturmaya çalışsın, en nihayetinde bu toprakların insanlarında ‘özgür birey olma', ‘demokrasi adına mücadele etme' ve bu uğurda bedel ödeme kültürü maalesef yok. Oysa küresel dünya düzeni, eğer onun zengin bir oyuncusu olma arzusu taşıyorsanız, evrensel demokrasi denen tedirginlik giderici standardizasyonun katılımcısı olmanızı dayatıyor. İşte bu noktada, varolanla yetinen tembel kitle, sistemden yeterince pay alamamışların tazyiki ile karşı karşıya kalıyor."

Muhafazakârların biat kültürü

"İştahlı muhafazakârların biat kültürü ile biçimlenmiş zihinleri, sezgisel bir tutumla küresel değerlere yönelerek çağa tutunmayı başarabilmiştir. Ne var ki, demokrasinin olmazsa olmazı ‘bireysellik' konusundaki eksiklikleri, onlara, tarihin gerilerinde kalmış, kalıcı refah vaat etmeyen otokratik Ortadoğu yönetimlerini ‘makul', ‘kabul edilebilir' ya da ‘tolere edilebilir' değerler olarak gösterebiliyor. Neticede, ortaya hemen herkesin teşhis edebileceği bir samimiyetsizlik, bir eksik demokrasi, bir kuralsız zenginleşme iştahı, bir pozisyon kapma ve koruma telaşı ve sorunları masa altına süpürme anlayışı çıkıyor. Tembel toplum, jakobenlerden jakoben beğenme kısıtlılığına mahkûm ediliyor. Herkes başkalarından bir hareketlenme bekliyor. Galiba çözüm kısa vadede gözükmüyor. Referandum meselesine bu gözlükle bakıldığında, ‘al birini vur ötekine' duygusu yaşanıyor.
"İçinde yaşadığımız süreçler, adı konsun ya da konmasın, hemen her konuda gizli-açık bir kamplaşmanın izlerini taşıyor. Bu hoşgörü ve empati yoksunu üslup, dış politikadan iç siyasi gelişmelere kadar, bizlere ‘ne oluyoruz' sorusunu sorduruyor. Örneğin, ‘AB'den vaz mı geçiyoruz', ‘İsrail ve ABD ile mesafelerimizi giderek açmayı mı hedefliyoruz' gibi çok önemli konular sual edilemiyor, biat bekleniyor. Bu algıların kuşatmasında Referandum sandığına gideceğiz. Referandum sonrasında ‘demokrasimizin ne ölçüde kazançlı çıkacağı' sorusu, yanıtı başka baharlarda aranacak."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder